Haydi BirGün'e desteğe..!

Bir HES panelindeyim ve şuan Prof. Dr. Beyza Üstün konuşma yapıyor. Hes’in ayrıntılarını anlatıyor. Kaptırdım, yazmaktan kendimi alıkoyamadım, gittikçe içime sızan bir zehir var sanki. Bu yüzden de hem kayıt alıyor hem de yazıyorum.
Canım acıyor, canım acıyor çünkü her bir Hes projesiyle damarlarımdaki kanımı emiyorlar adeta. Şu dere yatakları damarlarım, akan sular da kanım ve satılıyor, başka başka ülkelere, başka başka şirketlere…
Sorarım size ey milletini sevmekle geçinen kardeşlerime; sen nelere böbürlendin, ayaklandın, toprağıma kanımı dökerim dedin de şimdi sularını sattırıyorsun ?
Toprak toprak denir, can verilir. Hadi can’lar gider, topraklar yaşasın varsın, kendi o toprağın altında uyuklarken yukarda tek bir insan kalmasın, “topraklarına” canları hadi varsın feda olsun da ama nerde insanın 1. Dürtüsü olan “yaşam”, nerde güzelliklerde var olma güdüsü ? ağaçlarım ormanlarım nerede, sularım canlılarım dünyam nerde ? suları canlıları yok olmuş, altında fosiller doluşmuş kuru bir “toprak” geride hiçbir şey bırakamamış, ne işe yarar ?
Ve başka bir can sıkıntısı da ne biliyor musun; tüm bunlardan yalnızca cellatlar haberdar yani tüm o sebep olanlar, bir avuç isyankar“tip”… gerisi derin bir uykuda. Uyuyanlar da çok derinlerde rüyalar aleminde, uyandırılmaya çalışıldıklarında hırçınlaşan cinstenler. Bilmezler ki, yarın öbür gün o “topraklarım” dedikleri meledi yap-boz gibi olan parçacıklarının arasından sızan suları da bilmem kime “satılmış” hale getirmişler. Bilmezler ki, o melet artık, kuşu yok, geyiği, ceylanı, çiçeği yok, ağacı ormanı yok bir ıssızlığa sürükleniyor. Varsaydım ya işte, ileride var olacak tek şey, altında fosil yığını doluşmuş çatlak bir atık olacak.
Senin şuan burada olmanı isterdim, burada olup bu konuşmaları dinlemeni isterdim. Senin, yanındakinin, karşındakinin, arkandakinin, bugün yanından geçip gittiğin o kadının, gözlerinin içine baktığını fark etmediğin amcanın, alışveriş yaptığın insanların, her bir selam arkadaşının… burada/dünyada olup biteni fark etmesini isterdim.
“ben ülkemi çok severim” derler ya hani, bir de bunların ”çevreciyim ben” cinsleri var ama neyin sevgisidir bu, neyin korumacılığıdır bu kendileri de bilmezler. Nasıldır ki çevrecilik, yere izmarit atma diye söylen, entel dantel takıl yanı başındaki yaşam/doğa katliamından haberin olmasın ama en evrensel, bilindik gruba üye ol, üstüne bir de aktifim diye geçinen eli yüzü düzgün tipleme, git sen eline daha başka av bulmak adına dosyaları tutuştur, çık istiklale iki süslü laf gaf yap yeşil yeşil, aralarından biri “hes?” diye çıksın karşına ama “o da ne ola ki?” de, kimin için kiminle neredesin onu da bileme, kendi kendini şaklabana çevir.
Velhasıl şaklabanıydı, çelişeniydi, arada kalanıydı, cahiliydi, para babasıydı derkene geriye kalanlar “bir avuç cesur insan” misali davalarına yılmadan devam ediyorlar. Öte yandan da Beyza(Üstün) ablamızın da dediği gibi “ben bir düşüneyim de yaparım bir şeyler, demeye zamanımız yok”! ve zaman bireysel değil toplumsal mücadele zamanı. Bugün Karadeniz’de 150~ tane akarsu satılıyor Hes uğruna. Ta akarsuyun oluştuğu tepelerden denizlere kadar tam 12 km kadar tüm yöre halkının binlerce yıldır soylarca sahip olduğu derelerini aldılar, almaya devam ediyorlar, edecekler, Anca biz sağlam bir “DUR!” çekene kadar.
Peki siz düşünebilir misiniz, o insanlar o derelerinden neler elde edebiliyorlardı, onlar için neleri ifade ettiklerini, duygusal bir bağın oluşabileceğini… düşünebilir misiniz oradaki balıkları, çiçekleri, tüm canlıları, düşünebilir misiniz bu doğanın kırgınlığını… ? hadi onları boş verin, belki bencilsinizdir, empati de kuramıyorsunuzdur, ben de ona göre konuşayım; düşünebilir misiniz, sonrasında sizden neler alabileceğini, koparabileceğini. Bak tamam, yok belki de senin evinin yanından akan bir akarsu falan, bunun ne demek olduğunu algılayamıyorsun ama düşün bir en sevdiğin sokağını, caddeni –hani şu ayrılamadığın- neydüğü belirsiz sıfatlara satılmış, “girilmez!” demişler, yıkılmış… var olduğun, kendini kendin gibi hissettiğin herhangi bir yer, herhangi bir şey alınmış senden, yok edilmiş. Yok ki, aynı değil ki, olamaz ki… bunu düşünemeyenlerin de zaten herhangi bir değerleri yoktur ki, değil mi ? O gitsin, yenisi gelsin, orası yıkılsın, yenilensin, hızla değişsin, hızla yabancılaşalım. Ne var yani?
Tüm bunları bir kenara bırakıp bir de “enerjiye ihtiyacımız ne boyutta?” bunu sorgulamak lazım, ne üretiyoruz, ne tüketiyoruz, ne kadar enerji gerek tüm bunlara. Enerjilerin ne derece masum olup olmadığını biliyor muyuz ? Enerji üretimini arttırmak yerine tüketimi azaltmak daha mantıklı değil mi? Hava bedava su bedava dediydiler, öyle mi ? Görmüyor muyuz -Tükettikçe Tükeniyoruz- !
Tam şuanda o yöreden bir öğretmen konuşmaya başladı ve bir fıkra anlattı, bunu da eklemek istedim;
“Dursun Temel’e bir dil öğrenelim diye ısrar etmiş, Temel de ne işim olur demiş. Kaçınılmazdır ki bir gün bir turistle karşılaşmışlar, turist adres sormuş. Fransızca sormuş anlamamışlar, Almanca sormuş anlamamışlar, İngilizce sormuş anlamamışlar ve Temel de Dursun’a “’bak gördün mü Dursun bana o kadar 1 dil öğrenelim dedin adam 3 dil konuştu yine de iletişim kuramadı, ben neyine dil öğreneyim ki”’ demiş. Bu öğretmen vatandaş da bunun üzerine “biz elbet bir gün onlarla iletişim kurmayı öğreneceğiz” dedi. Onların dillerini öğrenmek zor değil aslında, bilinmez bir dil de değil zaten ama uygulaması bizlik değil işte..
Bir de, Elektronik Mühendisi Cengiz Göktaşın da anlattığı gibi; bu insanlara “başka bir enerji kaynağı mümkün”ü de anlatmak zor. Anlatmak anlaşmak zor.
“Balık suda diridir, çiçekler toprağında,
çocuk dediğin yarınların sabahında gizlidir,
bilmeden beklediği karşılıksız sevgidir..
Anlatabilsek.. Anlatabilsek..
Bugünleri yarınlara kanat gibi umutlara
yaşanacak o yılları Anlatabilsek.
Öylesine haklıyız ki böylesine küçüğüz
her geçen günün ardından biraz daha büyürüz
büyüdükçe düşünür düşündükçe buluruz.
Sizden bize kalacaktır bunca bilgi deneyler.
Zincir gibi birbirini tamamlıyor seneler
bekliyor olsun artık bizi yeni müjdeler.
Anlatabilsek.”
Sıra dinleyicilerin konuşmalarına geldi ve biri durumu, kalbi bir atar damara bağlı, ölmek üzere olan bir hastaya benzetti. “soruyorlar” dedi. “soruyorlar, hasta ölmek üzere, lokal anestezi yapılsın mı” “istemiyorum ben kaybetmek, istemiyorum” diyor, gözleri doluyor, “direnelim, canım acıyor” diyor elleri titriyor…
Bir başka katılımcı da benimle aynı benzetmeyi yapıyor, “damarlarım” diyor. “damarlarımı kesmeyin” diyor. “oradaki halkla birlikte, oradaki atmosferi soluyarak hissetmek istiyorum, yarı yıl tatilinde hep birlikte gitmeyi öneriyorum” diyor.
son olarak da Hayat Tv’den Bülent(Falaka) abimiz söze giriyor; “daha kıa bir süre önce yüzdüğüm, arkadaşlarımla balık tuttuğum çocukluğumun dereleri kuruyor ama bir gün sesimizi duyuracağız” diyor özetle.
Duymak lazım her birinin titreyen sesini, kulak vermek lazım. Duyurmak lazım her ne kadar basının ilgisi yetersiz olsa da, her ne kadar orada Hayat Tv ve bir de birGün gazetesi yalnız olsa da, az sayıda olsak da yılmamak lazım. Madem azız daha çok haykırmak lazım, madem “bir avuç”uz daha yüksek sesle duyurmalıyız isyanımızı. Solmadan, düşmeden, emin adımlarla..
Her ne olursa olsun Karadeniz’e/uzanabilinen her bir zerreye susuz bir yaşam dayatılamayacak, 2. Bir Çernobil laneti yaşatmalarına izin verilmeyecek. Yörenin insanları, duyarlı insanlar, aktivistler bu mücadelelerini sürdürecek gelecekleri adına, yarınları, bugünleri adına, geçmişleri adına Heslere Has…. Demekten vazgeçmeyecekler.
"devrimi düşünebiliriz, düşleyebiliriz, hatta yetmez bir sistem bile kurabiliriz. sistemimiz şöyle olsun vesaire.. bunu ne zaman yaparız? ...devrimi yaptıktan sonra; bok devrimi yaptıktan sonra yaparız! şu anda bunu düşünüyosan yaparsın. yapmaya başlarsın. sonra da hep öyle yaşarsın. ve bu böyle böyle çoğalır, hayatla da böyle bir ilişki kurarsın. yolda yürürken de yürüşün o'na göre olur, adımların öyle gider, insanlara baktığın göz değişir

Burada hangi mantık kuralını yürütürseniz yürütünüz. “Ben Havuç u severim” düşüncesi ile, veya “Ben Yumurta gibi Ak ım” diye, VEYA “Kahveye bayılırım” gibi bir düşünceyle ,
Bir besini seçelim sonra Hikayeyi okuyup,
Sonunda Düşünelim. Hatta Gülelim. vede Kendimizi geliştirmede bir metod öğrenmiş olalım.
Seçilecek Besinler:
1-HAVUÇ
2-YUMURTA
3-KAHVE
BİR VARMIŞ,BİR YOKMUŞ…..
Bir baba ile kızı dertleşiyorlarmış.
Kızı, hayatında çok sıkıntı yaşadığını ve bunlarla nasıl baş edeceğini bilemediğini söylemiş babasına.
Hatta sorunlar ardı arkasına devam ediyormuş hayatında.
Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve ;
“Gel, sana bir şey göstereceğim!” diye kızını mutfağa götürmüş .
Baba, Ocağa 3 tane eşit büyüklükte kap koymuş, üçüne de eşit su koymuş ve üçünün de altını aynı miktarda yakmış. Birinci kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise de bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş.
Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş.
Masaya 2 tane tabak ve bir tane boş bardak koymuş ve ilk önce haşlanmış havucu alıp bir tabağa , daha sonra artık epey pişmiş olan yumurtayı alıp bir tabağa koymuş.
En sonunda da artık suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahveyi de alıp bir bardağa boşaltmış.
Kızına sormuş:
-“ Kızım ne görüyorsun? “.
Kızı:
-”Havuç, yumurta ve kahve.”
diye yanıtlamış.
Kızını elinden tutup masaya yaklaştırıp daha yakından bakmasını ve hissetmesini istemiş
Kızı:
-“ Ne görüyorum… Haşlanmış yumuşak bir havuç (Bunu yaparken çatalı havuca batırmış ve yumuşaklığını hissetmiş),artık pişmekten içi katılaşmış bir yumurta (yumurtayı eline almış, hatta bir tarafından masaya vurup, çatlatmış ve içini görmüş)
ve bir bardak kahve. (Biraz içmiş)”
Kızı:
-Baba, bunu niçin bana gösteriyorsun? ” diye sormuş:
Baba :
-“ Bak demiş, hepsi aynı şekil kapta, aynı sıcaklıkta, aynı dakika pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdiler. ”
-“ Havuç ilk başta sertti, güçlü idi. Ama kaynatılınca yumuşadı hatta güçsüzleşti.”
-“ Yumurta çok kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi, ama kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı. ”
“Bir avuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu, ama ısıtılınca ne oldu, bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşediler, ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tat yaydılar ve suyu eşsiz tatta bir kahveye çevirdiler.”
-“ Kızım sen hangisisin?” diye sormuş adam.
-“Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun?”
-“Sen havuç musun, yumurta mısın, yoksa kahve misin?”
Siz ?
Havuç gibi sert bir kişi misiniz? ama sorunlar yaşayınca, yumuşuyor ve güçsüzleşiyor musunuz?
Yumurta gibi, içi yumuşak, her an kırılabilir bir kişi misiniz? Sorunlar karşısında (ölüm, ayrılık, krizler, vs.) güçleniyor ve sertleşiyor musunuz?
Kahve sıcak suyu değiştirir, hatta suyun sıcaklığı en üst dereceye çıktığında, en lezzetli kahve ortamı hazır olur. Lezzet maksimuma ulaşır.
Eğer sen bu kahve çekirdeği gibi isen, çevrende ne kadar sorun olursa olsun, bunları olumluya çevirebilirsin. Çevrene güzel tatlar, duygular katarsın.
Kendini ve çevreni daha iyi yapmak için çalışırsın.
Çağhan Gençler
Lazca (Lazca: Lazuri / ლაზური), Türkiye'nin Doğu Karadeniz kıyı şeridinde Rize ilinin Pazar ilçesinde bulunan Melyat Deresi'nden itibaren ve Gürcistan'ın Türkiye' ile paylaştığı Batumdaki Sarp köyüne dek yaşayan Laz halkı tarafından konuşulan ve eski Kolhis dilinin devamı olduğu sanılan, Zanik bir Kafkas dilidir.
| Proto Güney Kafkas |
| ||||||||||||||||||||||||
Konu başlıkları |
Laz halkının otoktan olarak yaşadığı Hopa (Xopa), Borçka (sadece 3 köyde), Arhavi (Arǩabi) , Ardeşen (Art'aşeni), Fındıklı (Viǯe), Pazar (Atina) ilçelerinin yanısıra 1877-78 Osmanlı -Rus savaşı (93 harbi) ertesinde göç edilen Marmara bölgesinde Akçakoca, Sapanca, Yalova, Maşukiye, Karamürsel, Gölcük, Düzce, İzmit kentlerine bağlı bazı köylerde de konuşulmaktadır.[kaynak belirtilmeli]
Bunun yanısıra Gürcistan’ın Batum kentinin 5 köyünde ve şehir merkezinde, Osmanlı ve Sovyetler Birliği’nin sürgün politikaları neticesinde Lazların sürgüne gittiği; Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Yunanistan, Estonya gibi ülkelerde sağ kalan ve aslını korumayı başarabilen Lazlar tarafından konuşulduğu tahmin edilmektedir.Maddî sebepler sonucu göçedilen; Almanya, Hollanda, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde yaşayan Lazlarca da konuşulmaktadır.[8].[kaynak belirtilmeli]
Lazca; Kafkas dilleri ailesinden olup, Gürcüce, Megrelce ve Svanca ile birlikte Güney Kafkas dilleri koluna ait bir dildir. Bazı dil bilimciler birbirine çok yakın olan Megrelce ve Lazca'yı, Zan dili ya da Kolhis ya da Zan dili olarak tanımlamaktadırlar.Bu iki dili konuşan insanlar arasında karşılıklı anlaşma mümkündür.
Tüm Kafkas dilleri gibi Lazca bol miktarda sessiz harfe (consonant) sahip olup, diğer Güney Kafkas dillerinde bulunmayan /f/, /y/ ve /h/ gibi sessizleri ve Hopa ve Borçka (Çxala) dialektinde kullanılan uvular (küçük dil) sessizi (consonat) /q/ harfini de barındırdığından ait olduğu dil ailesinin, consonant sayısı bakımımdan en zengin dilidir. Lazca özellikle büyük kentlere göçen genç nüfusun hızlı asimilasyonu sonucu yok olmak üzeredir.
| Türkçe | Gürcüce | MegreLazca | Çerkezce | Çeçençe-İnguşça | Avarca-Lezgice |
|---|---|---|---|---|---|
| kedi | kata | katu | tchatu | - | ketu |
| cuma günü | paraskevi | paraske | baraska | peraska | - |
| şarap | ğvino | ğvini | - | - | ğino |
| gelin | nusaida | nusa | nisa | nus | nus |
| saban | gutani | gutani | kuatan | guotan | kutan |
| kiraz | bali | buli | - | bal | bagli |
20.yüzyıla kadar Lazlar ve Megreller bağlı bulundukları ülkeler doğrultusunda; Kiril, Gürcü ve Arap alfabelerini kullanılmışlardır. Lazların M.Ö. 6-7 yy ve sonrasında Helen kolonizasyonu ile başlayan Laz-Yunan ticari ve kültürel ilişki döneminde Yunanca yazı yazdıkları, tapınaklarına Yunanca harflerle yazılar yazdıklarını biliyoruz.Hatta Lazların Kudüs’te kendilerine ait bir kiliselerinin olduğunu, Lazca yazılmış İncillerinin olduğunu da biliyoruz.Yunan kaynaklarına göre Kolhis'de, bugünkü Poti çevresinde bir retorik eğitim merkezi bulunuyordu. Bu merkezde aynı zamanda felsefe dersleri de veriliyordu ve kolonicilerin çocukları olan Yunan öğrenciler de devam ediyordu buraya.Ve bu merkezde Kolhisçe yani Lazca ve Megrelce'nin ayrılmamış versiyonunda ve Eski Yunanca dil eğitimi veriliyordu.Alman araştırmacı Rosen tarafından 1843 te yayınlanmış çalışması Lazca üzerine yapılmış ilk bilimsel çalışmalardan birisidir.[kaynak belirtilmeli]
Yakın tarihte ilk Lazca çalışmalarını, İlk Lazca grameri yazan Rus filolog Niko Marr'a göre , Hopalı Faik Efendi’nin başlattmıştır.1920’lerde İskenderi Ǯit'aşi(ისენდერი წიტაში) Sohum’da direktörlüğünü yaptığı Laz okullarında "Alboni" adlı alfabeyle kendisine ait "OǨİTXUŞİ SUPARA"(Okuma Kitabı) adlı ders kitapıyla Lazca eğitim verdi.Sonra yine Abhazya’da MÇİTA MURU3Xİ (Kızıl Yıldız) gazetesi [kaynak belirtilmeli]yayımlanıp, Lazca tiyatro eserleri sergilendi, Lazca broşürler basıldı.1930’larda Atatürk’ün aracılığı ile Türkiye’ye getirilen Fransız dilbilimci Prof. Georges Dumézil de Arhavili Lazlar arasından derlediği masalları “Contes Lazes” ismini verdiği kitabta Paris’te yayımladı.[kaynak belirtilmeli]
İlk defa 1984’te Almanya’da edebiyat öğretmeni Fahri Kahraman’ın alfabesi Laz alfabesi olarak kabul gördü. Alfabe Latin kökenliydi.Mevcut Türk alfabesine Lazca sesler eklenerek yeni alfabe oluşturuldu.1991’te Osman Tamtruli’ye ait "NANA NENA" isimli Lazca ders kitabı Almanya’da yayımlandı.1992'te Lazuri Ambarepe(Lazca Haberler) isimli bir dergi yine Almanya’da yayına başladı. Ardından "PARPALİ (kelebek)" dergisi geldi. Ardından alfabe OGNİ SK'ANİ NENA isimli Türkiyeli Lazlar’a ait ilk Lazca dergiyle Türkiye’de kullanıldı.Ve MJORA ve SİMA gibi Lazca dergiler bu alfabe ile birkaç sayı çıktılar.Günümüzde kabul gören alfabe budur.Lazca'nın yakın bir zamana kadar hiç yazılamamış olmasından dolayı standart bir yazım dili oluşturulamamıştır.[kaynak belirtilmeli]
1984 yılında Fahri Kahraman'ın, 1920-30'lu yıllarda Abhazya SSC'de kullanılan Laz Alfabesi temelli alfabesi Laz dilinin günümüzde yazımı için kullanılan alfabedir.
| A | B | C | Ç | Ç' | D | E | F | G | Ğ | H | X | I | J | K | Ǩ | Q | L | M | N | O | P | P' | R | S | Ş | T | Ť | U | V | Y | Z | Ž | Ʒ | Ǯ |
| a | b | c | ç | ç' | d | e | f | g | ğ | h | x | i | j | k | ǩ | q | l | m | n | o | p | p' | r | s | ş | t | t' | u | v | y | z | ž | ʒ | ǯ |
Lazca'da "X" ve "Q" ünsüzü sadece Hopa, Batum ve Borçka'da kullanılır.
Laz alfabesinde yer alan bazı harfler (a, b, d, e, f, h, j, k, l, m, n, o, p, r, s, t, u, v) telâffuz edilirken Türkçe karşılıklar bulunabilir. Yalnız diğer harflerin Türk alfabesinde karşılıkları yoktur. Harflerin telâffuzları şu şekildedir:
Niko Marr (1910) ve Chikobava (1936), Bucaklişi (2000, Mjora I 48), Lazca’nın, Xopa (Hopa’da konuşulur), Viǯe-Arkabi (Fındıklı ve Arhavi’de konuşulur) ve Atina (Pazar ve Ardeşen’de konuşulur) olmak üzere üç lehçeden oluştuğunu ileri sürmüşlerse de Goichi Kojima ile Bucaklişi'nin Lazca Gramer adlı çaşılmasında lehçe sayısı beşe çıkarılmıştır.Ama esasında Lazca'yı iki grupta: 1.Doğu (Hopa-Arhavi) ve 2.Batı(Pazar, Ardeşen) olarak incelemek daha doğrudur.Uluslarası dilbilimcilerin kabûl ettiği anlamdaki "lehçe" tanımlamasıyla Lazca'nın lehçeleri şunlardır.
Lazca’nın Atina(Pazar) lehçesi Türkçe ve Pontusça’dan fazlaca etkilenmiştir.Ardeşen ve Çamlıhemşin lehçesi; Atina lehçesine parallellik gösterir.Fındıklı ve Arhavi lehçesi ise Atina’ya nazaran Türkçe’den daha az etkilenmiştir.Hopa lehçesi ise gerek diğer kardeş dil Gürcüce, gerekse Megrelce’ye en fazla benzeyen lehçedir.Borçka’nın Düzköy(Çxala) köyünde konuşulan Lazca ise hiçbir lehçesiye benzemeyecek kadar kendine has ve orijinaldir.
Örneklerle Lazca'yı lehçeleriyle karşılaştırmak gerekirse:
| Türkçe | Pazar | Ardeşen | Arhavi | Hopa |
|---|---|---|---|---|
| seviyorum | malimben | maoropen | p’orom | p’qorop |
| seviyorsun | galimben | gaoropen | orom | qorop |
| seviyor | alimben | aropen | oroms | qorops |
| seviyoruz | malimberan | maoropenan | p’oromt | p’qorot |
| seviyorsunuz | galimberan | gaoropenan | oromt | qoropt |
| seviyorlar | alimberan | aoropenan | oroman | qoropan |
Lazca fiillerin ağırlıkta olduğu dilidir. Fiillerin başına konan 50`ye yakın fiil önek/öntakısı (prefix) vardır.Bazı fiil önekleri çok işlevli olmakla beraber bazılarının kullanım alanları oldukça azdır. Lazca`da; eylemin kendisi, eylemi yapan kişi eylemin kim ya da kimler için yapıldığı, eylemin zamanı ,başladığı yer (sağ,sol,üst,alt vs.) ve eylemin yönü tek bir fiil yapısı içinde ifade edilir. Fiil kökü hiç bir şekilde değişmez. Eylem, üstünde cereyan ettiği yerin şekline göre biçim almakta ve buna göre şekillenmektedir.
Lazca isimler, durum ve sayıya göre ayrı biçim almaktadır. Lazca fiiller, kip, aspekt, zaman, şahıs ve sayıya göre ayrı biçimler göstermektedir. Bunlar fiilin çeşidine (Hareket fiili, Hal değişme fiili, Hal fiili, Başkalaşma fiili vs.) göre sınıflandırılmıştır.Ayrıca, çok sayıda dilde bulunan Bildirme kipi, Emir kipi ve İstek kipi gibi kipler dışında Lazca'da Tecrube kipi, Yeterlik kipi vs. bulunmaktadır.[9]
Lazca, tüm diğer Kafkas dilleri ve İrani Dillerde görüldüğü gibi ergatiflik hâl ekine sâhiptir.Anlam olarak; "kimin tarafından = mik" ve "neyin tarafından = muk" şeklinde algılandığı gibi, bu sorulara cevap teşkil ederler.İsmin bu hâli lehçesel farklılıklar dolayı Ardeşen, Pazar ve Çamlıhemşin yörelerinde kullanılmamaktadır.Lazca'da ergatifliği -k sesi yapar.Örneklersek;
Selmak bere dobaxu (Selma çocuğu dövdü.)
Bu cümledeki "bere" yani çocuk kelimesi yalın hâldeymiş gibi görünmesine rağmen, aslında ismin “İ” hâlindedir yani yükleme eki görevindedir ve cümlede tümleç görevi görmektedir.”Kim “ sorusunun cevâbı ise, ”ismin “K” hâlindeki “Selmak” kelimesidir.Bu cümlenin diğer bir karşılığı ise; "Çocuk, Selma tarafından dövüldü." şeklindedir.
Lazca'nın erken dönemlerinde kelimelerin büyük çoğunluğu Kolhisçe'dir.Yani, Lazların atalarından yâdigâr olan dil.Dilbilimcilerin bu dile Zanca da demektedirLazca ve Megrelce, bu dilin günümüzdeki iki lehçesi diyen görüşler de vardır.6. yüzyıldan îtibâren Lazların Ortodoks Hıristiyanlaşmalarıyla birlikte dile ilk defâ yabancı kelimeler girmiş olacaktı.Bu ilki de dinî terimler oluşturacaktı.Meselâ; Yunanca'dan Εκκλησία(kilise) kelimesi Lazca'ya eǩlesia olarak girecekti.Ya da λιβάδι(tarla) kelimesi Lazcaya da livadi şeklinde girecekti.
Gürcülerin Acara ve Guria'ya göçüyle de Gürcüce kelimeler dile girmeye başlayacaktır.ტალახი(çamur) kelimesi Laz diline de t'alaxi olarak girmiştir.Ancak tüm bu süreçelerden Lazca asgarî oranda yabancı kelimeyle tanışmış olarak çıkacaktı.Ne var ki ilk defa 1461'de karşılaşılan Osmanlıların, 1578'de Lazların topraklarına girmesiyle İslâmın da kabûlüyle dile onlarca Osmanlıca (Türkçe, Arapça ve Farsça kelime girecekti.Örneğin; yemini vikum(yemin etmek), inkyari vikum(inkâr etmek), boyi(boy), ǩalemi(kalem), ʒuvali(çuval) v.b.
| Türkçe | Lazca |
|---|---|
| Selam, merhaba | Xelaǩaoba |
| İyi günler | Ǩai dğalepe |
| İyi akşamlar | Ǩai serepe |
| Hoşgeldiniz | Ǩai moxtit |
| Adın nedir ? | Mu gcoxons? / Skani coxo muren? |
| Benim adım...dır | Çkimi coxo...ren |
| Tanıştığımıza memnun oldum | Skani oçinu dido ǩai maǯonu |
| Ne iş yapıyorsun? | Mu dulya ikim-i? |
| Ben avukatım | Ma advoǩati vore |
| Nerelisin ? | Sonuri re? |
| Trabzon | Ťrap'uzani/ Ťamt’ra |
| Kaç yaşındasın ) | Muǩo ǯaneri re? |
| Yirmi yaşımdayım | Ma eçi ǯaneri vore |
| Evet | Ho |
| Hayır | Va |
| Ben | Ma |
| Sen | Si |
| Teşekkürler | Didi Mardi |
| Seni seviyorum | Ma si maoropen |
| Öğrenci | Mamgure |
| Öğretmen | Mamgurale |
| Avukat | Advoǩati |
| Hâkim | Sudia |
| Doktor | Ťoxto(r)i |
| Gazeteci | Maǩazeta |
| Şarkıcı | Mabirale |
| İmam | Xoca |
| Râhip | P'ap'a |
| Sporcu | Sport'uri |
| Eşarp | ǩazi |
| Halı | Noxame |
| Çanta | Savali |
| Telefon | Ťilifoni |
| Kitap | Supara |
| Yorgan | Eyorçele |
| Kalem | Cibra |
| Pazartesi | Tutaçxa |
| Salı | İǩinaçxa |
| Çarşamba | Cumaçxa |
| Perşembe | Umǩiseri/Çaçxa |
| Cuma | P'araske/Obişxa |
| Cumartesi | Sap'at'oni-Şurişxa |
| Pazar | Mjaçxa |
| Gürcistan | Sakortuo |
| Türkiye | Turkona |
| Rusya | Rusona |
| Lazistan | Lazona |
| Abhazya | Saapxazo |
| Yunanistan | Yonanati |
| İran | Farsati |
| Megrelce | Margaluri |
| Gürcüce | Korturi |
| Abhazca | Apxazuri |
| Yunanca | Xorumuri |
| Ermenice | Sumexuri |
| Çeçence | Çaçanuri |
Kedi:ǩatu
Ev:Oxori
Adam:ǩoçi
Kadın:Oxorca
Erkek çocuğu:Biç'i
Kız çocuğu:ǩulani
Kapı:Neǩna
Göl:Ťoba
Uyku:Luri
Bayrak:Bandara
Sıcak:Ťuʒa / Mçxvapa
Soğuk:Qini
Amca:Cumadi
0 : Çkari
1 : Ar
2 : Jur
3 : Sum
4 : Otxo
5 : Xut
6 : Aşi
7 : Şkvit
8 : Ovro
9 : Nçxoro
10 : Vit
11 : Vitar
12 : Vitojur
13 : Vitosum
20 : Eç
50 : Jureneçi do vit
100 : Oşi
1000: Şilya
Artvin'in Hopa, Borçka ve Acaristan'ın başkenti Batum'da konuşulan lehçesi ile örnek bir Lazca metin:
| “ | Kianaşi didi zoğapeşa gonǯǩimeri irişen didi doloxeni zoğa na ren Uçazoğaşi yulvaşǩele na golažin Lazona, ist’oriaş morgvalis zoğaluri ticaret’i dido na ixvenet’u limanepe muşiten işinu. Uçazoğaşi xalǩepeş oşkendas na iǯopxinu megabroba, ǩult’ura do ticaret’işi xinciş ar ǩuçxe na rt’es Lazonaşi limanepe, ist’oriuli Met’aksişgzaşi Evrop’aşa gonǯǩimeri neǩna rt’u. Dido skele na uğun Lazonaşi didi limanepe ren, Ťamt’ra, Rizini do Xopa.[10] | ” |
Dünyanın büyük denizlerle bağlantısı bulunan en büyük iç denizi Karadeniz'in doğu kıyılarında yer alan Lazistan, tarih boyunca yoğun deniz ticaretinin yaşandığı limanları ile anılmıştır. Karadeniz halkları arasında kurulan dostluk, kültür ve ticaret köprüsünün bir ayağını oluşturan Lazistan limanları, tarihi İpek Yolunun Avrupa’ya açılan kapısı olmuşlardır. Birçok iskeleye sahip Lazistan’nın başlıca limanları Trabzon, Rize ve Hopa limanlarıdır.
| Tepkiler: |
